Anasayfa / Genel / En Uzun Aşk

En Uzun Aşk



Güneş ışıkları daha camdan süzülüp odayı aydınlatmadan uyanmıştı yılların yıkamadığı adam. Yavaş hareketlerye yataktan çıktı. Eşi hala uyuyordu. Aslında yılların alışkanlığı hep bu saatlerde beraber kalkarlardı. Sonra kısık bir sesle seslendi:
-Hazal, kalk hadi.
Ama hiçbir tepki yoktu. Sonra kendi.kendine mırıldandı, “acaba geç mi uyudu dün gece”. Sonra yeşilin süslediği, emeğinin resmi olan bahçesine yürüdü. Dışarıda serin ve nemli bir hava vardı. Derin bir soluk aldı, sonra usulca güneşin doğuşunu bekledi. Yemyeşil dağların ardından doğarken bir tütün sarıp canından çok sevdiği çakmağıyla yaktı. Bu çakmak ona babasından hatıraydı. Tütününü içerken biraz çakmağını izleyerek “Hey gidi babam” diye mırıldandı. Tütünü bitince ahşap evine yöneldi. İçeri girdiğinde eşi hala uyuyordu. Aslında hiç bu kadar geç uyanmazdı.
-Hazal’ım hadi ama uyan artık.
Acaba hasta mı diye meraklandı ve yanına yaklaştı. Ellerini kınalara boyanmış saçlarına uzattı ve usul usul düşünmeye başladı eski günleri.

Henüz 16 yaşındaydı onu tanırken. Daha ilk günden söz vermişti kendine, bir ömür boyu bununla yaşlanmalıyım diye. Oysa başlarda çok zorluk çekmişti. Kaç gece onu düşünüp göz yaşlarına boğulmuştu. Kaç gece ona hasretinden şiirler yazmıştı. Başlarda kime anlatsa basit bir hayal sanmışlardı. Ama bilemezlerdi ki bir hayal için bu kadar emek verileceğini. Onu ilk tanıdığı günü ve ilk görüşündeki gözlerinin parıltısını bir an olsun çıkaramadı hayatından. Hayatını, hep onu severek geçirmişti. Bir film şeridi gibi geçti eski günleri gözlerinin önünden; mutluluklar, üzüntüler, göz yaşları ve sevinçler…

Yaşı 76 olmuştu. 60 yıl yakmıştı yüreğini bu sevda.
Sonra bir an kendine geldiğinde ürkek davranışlarla, nefes alıp almadığına bakmak istedi. Yaklaştı. Baktı. Ama inanmak istemedi. Tekrar ve tekrar baktı. Ama nefes almıyordu hayatının anlamı.
Ellerini tutmak için uzattı titreyen ellerini. Ama buz gibi soğuktu eşinin elleri. Sonra birer ikişer aktı gözyaşları. Usul usul süzülüp düştü eşinin yanaklarına. Bir süre sonra bozdu sessizliğini. Ama zar zor konuşuyordu.
Hazal… Hazalım… Bitanem… Ne olur uyan artık. Bak güneş doğdu. Bak masmavi gökyüzü. Bak ben geldim baş ucuna.
Sonra bir süre daha sessizliğe bıraktı yerini bu sözler.
Ama suskunluğunu bozdu yaşlı titrek sesi.
“Ne söz vermiştik biz birbirimize? Ne söz vermiştik ha! Hatırlıyor musun? Van Gölü’nün kıyısında bakıp gözlerimizin içine, söz vermiştik ölümüne; hiçbir zaman bırakmayacaktık birbirimizi…”
Eşinin, gözyaşlarıyla ıslanan yanaklarını sildi ve konuşmaya devam etti.

-Hatırlar mısın Hazal`ım, trafik kazası geçirmiştim. Alel acele çıkıp gelmiştin yanıma.Sonra o soğuk hastane odasında kızmıştın bana. “Beni bırakıp gitmek var mı öbür diyara? Hem gideceksek beraber gideriz” demiştin. Hani bitanem neden bırakıp dagittin? Neden beni yalnız bıraktın bu soğuk, bu adaletsiz, bu anlamsız dünyada?

Artık o kadar ağlamıştı ki tek damla gözyaşı kalmamıştı göz pınarlarında.
Usulca bir öpücük kondurdu yanağına. Yıllarca çok acı çekmişti, çok dertle karşılaşmıştı ama hiç de kolay değildi 60 yıllık hayatını, hayatının anlamını kaybetmek.

Sonra koydu başını, yıllardır aynı yastığı paylaştığı bir tanesinin yanına. Ağlaya ağlaya, titreye titreye bayılıp kaldı. Bu kadar acıya dayanamamıştı yorgun bedeni.

Ve gözlerini açtığında başında oğlunu, Hüseyin’ini gördü. O da ağlamaktan harap olmuş gözlerinin son damlasına kadar usulca ağlıyordu. Etrafına baktığında herkes oradaydı. Abisi, ablaları, çocukları, torunları ve bütün tanıdıkları… Oğluna sarılıp bir kez daha ağlamaya başladı sessizce “Oğlum, Hüseyin’im”. Sonra büyük olan ablası kalkıp geldi yanına ağır hareketlerle.
-Kardeşim, ağlama, hırpalama kendin. Takdir-i ilâhi. Yapacak hiçbir. şey yok ki.
-Ablam, söz vermiştik biz ama. Beraber gidecektik ölüme. Beraber, el ele yürüyecektik Azrail’e…

Herkes susmuş onu dinliyordu. Kafasını çevirdiğinde herkesin ağladığını fark etti.
Ve usulca biri yaklastı yanına. Yaşlı gözlerle tanıyamadı başta. İyice yaklaşınca tanımıştı ki bu, onun küçük kızı, Eda’sıydı. “Kızım” dedi ve baktı ağlayan gözlerle kızına.
-Babam. Üzme kendini. Yorma yorgun bedenini. Bak saatlerdir baygınsın. Ne okur, yeter. Ağlama artık.

Sildi gözlerinin yaşını biricik kızı. Ve bir süre herkes sustu.
Bu sessizliği yıktı yılların tecrübeli sesi. “Nerede Hazal’ım?”
Herkes sustu. Verecek cevap aramaya başladı. Abisi seslendi: “İçeride! bu yası bırak da son görevini yap artık ona!”
Ve usulca kalktı, yöneldi odaya. Açtı kapıyı. Ve baktı eşine. Sonra gerekli.ne varsa başladı yapılmaya.

Ve yol aldı yavaş yavaş aile kabristanına. Annesini, babasını, amcasını, dayısını ziyaret etmeye değil; eşini emanet etmeye gelmişti oraya.

Sonra annesinin mezarına yöneldi. Gitti ve oturdu baş ucuna. Titrek bir sesle;
-Anne, annem… Bak gelinini getirdim sana. Beni bırakıp geldi sizin yanınıza.
Daha anne babasını yeni kaybetmişken ayarlamıştı kendi ve eşinin mezarını.

Kazıldı kara toprak ve açıldı zalim tabut. “Durun” dedi eliyle. Geçti tabutun başına.
-İşte Hazal’ım. İkinci kez giydin beyazları be ömrüm. Ama gelinlik daha çok yakışmıştı sana. Duvak daha güzel olmuştu siyah saçlarına.
Açtı ve son kez baktı hayatının anlamına. Bembeyaz kesilmişti yüzü. İlk kez bu kadar soğuktu gülen yüzü. Son bir öpücük kondurdu alnına. Soonra kulağına fısıldadı:

-Bekle beni olur mu Hazal`ım?..

Sonra çekti onu tabutun başından kızı. “Baba rahatt bırakalım artık onu…”

Usulca indirildiği soğuk mezara baktı. Yapacak bir şey yoktu. Bunun için gücü de yoktu zaten. Cöktü yere. Ve izledi üzerine toprak atılmasını. Sonra birer ikişer ayrıldı çevresindekiler. Yaklaşarak bir avuç toprak aldı mezardan. Ve bitkin sözlerle:

“Ey toprak zalim toprak

Nicelerini aldın bennden toprak

Şimdi sıra bunda mı hain toprak”

Sonra çocukları yaklaşıp götürmek istediler onu ama gitmemekte diretti.

O bensiz… O bensiz yapamaz ki…

Bir süre sonra karanlık çökmüştü. Ve yorgun bedeni zayıf düşmüştü. Tekrar bayılmıştı. Gözlerini açtığında evindeydi ama o ev artık boş, soğuk ve anlamsızdı…

Uzanıp, duuvarında asılı olan Kuran-ı Kerim`i aldı. Ve. Okudu şu ayeti huşuyla: “Her nefis ölümü tadacaktır.” Soonra açtı ellerini mevlaya, başladı yallvarmaya. ” Allah`ım ne olur benim de canımı al. O bensiz dayanamaz oralarda. Allah`ım beni de al. Ben onsuz yaşayamam. Allah`ım yalvarıyorum sana beni de al onun yanına…” Amin dedi ve haykırdı semaya…

 50 yılın ardından ilk kez yalnız yattı yattağına. Sessiz ve soğuktu odası. Sonra derin bir uykuya daldı Hazal`ına doğru…

Ertesi gün binlerce gazeteye manşet atıldı: 60 yıllık aşkı ölüm bile 1 gün ayırabildi.

ÖFK

Takdir Et, Devam Et

E-mail adresinizi yayınlamıyoruz. Gerekli alanlar : *

*